10 Ocak 2012 Salı

Z A M A N

Ah o cilveli küçük sevgili... Kırılgan, naif, kaprisli...

"Bak ben burdayım ama, hadi gel oynayalım" derken, gözlerini kırpıştıran o küçük şeytan...

Sen nasıl olduğunu anlamadan elindekileri alıp kaçıveren sokak çocuğu o... Sevgisiz... Acımasız... Cahil... Tehlikeli...

Yine anlamadım nasıl da geçtiğini. Lakin küçük sırrımız daim, yazmak benim panzehirim... Yine geldi buldu beni. Yine biçare doladım kalemime elimi. Artık yenik düştükçe, akacak ellerimden zehir, kağıt paklayacak beni.

Son nefese dek durmayacak bu yürek, belli.

Ne diyeyim o zaman, aç kapını zamansız alem, al içine beni.

SAFA GELDİM, HOŞGELDİM :)

21 Temmuz 2010 Çarşamba

BEN... AH KÜÇÜK BEN...

Ev yapımı denemeler dir her zaman tercihim. Sıcacık, tazecik, yüreğimden henüz kopup parmaklarımdan sayfalara akıvermiş, öylesine, benden taşmış, beni aşmış... Altında boğulmaktan korkup, yatağını sayfalara verdiğim coşkun gönül ırmaklarım, benim yazılarım...

Lakin bugün var bir alıntım, beni en iyi anlattığına inandığım...

bir yumak sarar gibi geçtim acılardan

bir kilit yüreğimdebir demir kapı

kuş uçmaz kervan geçmez bir yerlerdeyim

belki de aşk dediğin böyle olmalı

bir yumak sarar gibi geçtim acılardan

bir kilit yüreğimdebir demir kapı

kuş uçmaz kervan geçmez bir yerlerdeyim

belki de aşk dediğin erişilmez olmalı

ben imkansız aşklar için yaratılmışım

ne kavuşmayı bilirim ne unutmayı

kayboldum kuytusunda yalnızlıkların

yaşadım en karasını sevdaların

sensizlik bir ok gibi canıma saplanmalı

coşmalı yanardağlar kasırgalar kopmalı

aşkın bir zehir gibi kanımda dolaşmalı

elbette aşk dediğin böyle olmalı

ben imkansız aşklar için yaratılmışım

ne kavuşmayı bilirim ne unutmayı

kayboldum kuytusunda yalnızlıkların

yaşadım en karasını sevdaların

28 Haziran 2010 Pazartesi

EKSİĞİM...

Her biten aşk eksiktir aslında... Söylenecek çok şey, gidilecek çok yer, uyunacak çok gece vardır. Üstünden koca bir ömür geçse, ona ait bir şeyi eline aldığında sızlar burnunun direği. Onda kalmış parçanın yeridir aslında acıyan. İçindeki o koca boşluğa bakar durursun. Çünkü giderken, canından koparıp ona verdiğin parçanın yerine koyduğunu da alıp götürmüştür. Ve o koca boşluk, hep kanar. Her gece kanayan yerden bir pıhtı kopup kalbinin derinliklerine gömülür. Biriktikçe hicran olur. Kimi zaman o hicranı bile seversin. Çünkü sana onu hatırlatır; onun yarattığıdır; onunla birlikte nefes alır.
O, eski günlerin tanığıdır.
O kadim dost, herşeyin kanıtıdır.

5 Nisan 2010 Pazartesi

DAHA GÜN BATMADAN, AŞIK OLMADAN...


Dün...

Gurup Vakti...

Alanya...

Kale...

Sessizlik...

Ben...

22 Aralık 2009 Salı



YENİDEN BAŞLAMANIN VAKTİ GELDİ SANIRIM. MERHABA!

4 Eylül 2009 Cuma

Kendimi terketmek istiyorum

27 Ağustos 2009 Perşembe

KOLTUĞUN KADERİ

Dün gittim evimi tuttum! Cumartesi günü taşınıyorum inşallah. Toplanacak dünya kadar eşya var, neyse ki annem geliyor. Her zamanki gibi, kurtarıcı meleğim benim.
Hayatımın bir döneminde de Residence'de yaşadım diye anlatırım artık torunlarıma... Gerçi biyolojik olarak torun sahibi olma kapasitesi görmüyorum kendimde ama, olsun. Kuzenlerin torunlarının cicianneannesi olsam da bana yeter.
Bu tuttuğum ev, son dakikada bulundu, bütün baktıklarımdan daha güzel ve daha ekonomik oldu, çok da iyi oldu. Ben her akşam, ekimin 15'ine kadar havuza girer miyim? Bence girerim.
Günlerdir, Kaymak'ın yediği koltuğu ne yapacağımı düşünüyordum. Dün akşam, yediği yatak köşesini kamufle etmek için akşamın 10'unda haldır haldır migrosa gittim, havlu çarşaf alırken, battal boy çöp poşeti alıp koltuğu evden öyle çıkarmak çok mantıklı geldi. Son günlerde, çöp konteynerı, siyah poşet etiketli haberler kanımızı dondurdu gerçi... Ev sahibine yakalanma korkusuyla, bir gören olur şüphelenir, benim koltuk deşifre olur korkusuyla, kurbanımı poşetleyip çöpe sabahın köründe indim. Ama benim mini! koltuğum, konteynera sığmadı...
Neyse uzak bir yere atayım dedim ama, bagaja da sığmadı. Arka koltuk çabalarım da sonuçsuz kaldı. Tıslaya tıslaya, yolun karşısındaki boş arsaya yürüdüm. Şu anda, kendisi kaderiyle başbaşa. Umarım ev sahibim, iş dönüşü filan kafasını arsaya doğru çevirip oralara bakmaz...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

YENİ BİR HAYAT

Güzel pazar günümü, Kundu sonrası, Alanya gezisine ayırdım.
Taşınmadan biraz aşina olmak lazım...
Alanya, Side'den daha büyük, daha bir şehir havası var. Ama bir o kadar da cool. O ne avrupai bir tarzdır... Limana, oradaki mekanların alayına bayıldım.
Her yer yemyeşil, sokaklar tertemiz. Ayrıca, Alanya'da çalışan bir tane bile sokak işçisi çocuk yok, meğer bu tescillenmiş bir durummuş, onu da ayrıca takdir ettim. Alanya'yı çok sevdim sevgili blog. Gidilesi, görülesi, yenilesi, içilesi...
Keşfe çıktığım yerlerde, sokaklarda kaybolmaya bayılıyorum. Her bulduğum dükkana, tezgaha baka baka ilerlerken, tahminle bulmaya çalıştığımız yönümüzü tamamen kaybettiğimize kanaat getirip olaya müdahale ettim ancak, benim doğru olduğunu iddia ettiğim yöne gitsek, muhtemelen dağa çıkacaktık, çünkü benim dağa çıktığını iddia ettiğim dediğim yön, direkt deniz kıyısına indi! Ben de gerçek bir yön ve coğrafya özürlü olduğumu bir kez daha kanıtlamış oldum. Yokuş yukarı giden yolun denize nasıl indiğini hala anlayabilmiş değilim.
Efendim sokağın sonunda karşıma çıkan manzara yanda, yat limanı...

21 Ağustos 2009 Cuma

Aklımın İplerini Saldım




Yok yok, göçebelik kesin ruhumda var benim. Gidicem gidicem dedim, sonunda gidiyorum. Yine hiç bilmediğim bir yer, yine bir(!) valizimle köpeğimi alıp yanıma, düşeceğim yollara. Tabi eşyam biraz arttı bu süreç içinde. Bir ütü masası, bir çamaşır kurutmalık, bir elektrik süpürgesi, yastığım yorganım battaniyem(gülmeyiniz...), haftada 3 kere yıkamaktan psikopatça zevk aldığım çarşaflarım, havlularım, ufak tefek mutfak eşyalarım... Bunların hepsini benim araba alır mı ki? İki sefer yaparım olmadı... Ev sahibine anahtarı teslim etmeden köpeğimin yediği yatak köşesini ve canına okuduğu mini koltuğu bir şekilde izole etmem gerekiyor.

Cumartesi Alanya'ya gidip, köpek kabul edecek eşyalı ev bulan emlakçı kadınla buluşulacak, yeni yerle anlaşma imzalanacak, eski patrona çemkirilecek... Pazar günü İstanbul'dan gelen kadim dost Kaan'ı görmeye gideceğim Kundu'ya. Ama o 5 yıldızlı otele hapis, benimse ruhumu bozuyor o yerler. Otelin lobisinde 5 dakika oturduk, içim daraldı. Her yer sütun, içine sığacağım büyüklükte vazolar, ağır kadife perdeler... İçim kıyıldı.

İki gün önce Antalya şehir merkezindeyim, bir turist kafilesi yolda. Yabancı plakalı, yepyeni karavanlardan oluşan bir konvoy. En temiz tatil. Bin karavanına, takıl... Oh mis. Otelde semirircesine yiyip, havuz diye iteledikleri, metrekareye 4 kişi düşen mikrop yuvası su birikintisinde debeleneceğine, istediğin koya çek, at masanı önüne, deniz essin püfür püfür. Şarap mı çekti canın, al marketten yakutu 25 liraya, kes yeşil elmanı ortadan ikiye, güneşin batışını izle.
Hayat bu...
P.S: Yeni evde fırın yoksa, şu minnacık olanlar var ya, bir tost ekmeği pişirecek kadar, üstünde yumurta tavası, kahve ünitesi( peh peh...) olanlardan, alacağım bir tane. Pizzasızlık canıma yetti.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Alanya'nıııın yolları taştannnn, sen çıkardııın beni beni baştaaannn!

17 Ağustos 2009 Pazartesi

GÜNAAAAAYYYDIIIINNNNNNNN!



Bugün pazartesi. Mesaiye başladığım için sanki mutluyum :) Mızmızlanmayacağım. Millete de kızıp kızıp buraya yazmayacağım. Çünkü ben çok önemli bir şey keşfettim. Çünkü hayat, hiç planlamadığımız anda bizimle oynayabiliyor. Hatta bizden sıkılıp bizi saf dışı bırakmaya çalışabiliyor. Hayatımda ilk kez, geçtiğimiz çarşamba gecesi ölüme bu kadar yaklaştım. Takip eden 4 gün boyunca yattığım hastane odasının penceresinden bakarken, dünyanın ne kadar da beni/bizi umursamadığını gördüm. İnsanın gerçek yakınlarının ailesi olduğuna bir kez daha tanık oldum. Haber vermediğim halde; hisseden, beni günde 37 kez arayan annem, az kalsın kuş olup uçacakken; mesai arkadaşımın iki kat yukarı çıkamadığını gördüm.

Olsun. Şimdi sağlıklıyım. Hala ufak izler var ama, olsun, ziyanı yok. Ayaktayım.

Uyandım.

11 Ağustos 2009 Salı

SEN Kİ, ÖZGÜRLÜK KADAR GÜZELSİN, SEVGİ KADAR ÖZGÜR...


Bu aralar, her gittiğim yerle ilgili yazmak istiyorum ama, fotoğraf makinamı taşımayı hala öğrenemediğim için, telefondan da aktarmayı beceremediğim için, bütün anılar silinip gidiyor. Silkelen ve şu tembellikten kurtul İpek!

Buradaki vademin yavaş yavaş dolduğunu hissediyorum. Ters çevirdiğim kum saatinin haznesi hızla tükenmekte. O alt kadrana geçen her bir kum taneciği kadar özgürüm. Dünya benim oyun alanım. Yeni bir yolculuk gözüküyor ufukta. Bilmediğim yeni bir kente doğru yol alacağım sanırım, çok güçlü hissediyorum bunu. Burada kurduğum bu küçük hayat da hafızamda yerini alacak. Tıpkı söylediğim gibi, yol ayrımına geldiğimde, dönüp bir el sallayacağım, o kadar...

Zaman çok hızlı geçiyor, zihin inanılmaz bir elekten geçirip depoluyor herşeyi. Sonuçta insanın yanına sadece yaşadıkları kar kalıyor, hatta sadece güzelleri.

Bu kadar aitlikten uzak olmak iyi mi, kötü mü çözemedim. Ancak, taşıdığım her sorumluluk omzumda bir yük hissettirdiğinden olsa gerek, fazlalıkları hiç barındırmıyorum.

Şu kısacık zamanda, çok değişik insanlar tanıdım. Çok farklı hayatlara dahil oldum.

Herşey geçer, hayat çılgın bir devinimden ibaret.

Bir adadayım ben. Güvenli karasuları olan, yeşil, insansız, vahşi bir ada. Ara sıra okyanusa açılıp, sonra kendi güvenli sularıma dönmekten nasıl da mutluyum...

6 Ağustos 2009 Perşembe



Kendime bu klayveden alsam, bi heves yazar mıyım acaba?

27 Temmuz 2009 Pazartesi

EFLATUN NE DEMİŞ?

....
"Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır. Ve önemli olan; hayatta, en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır..."

Kena(n)r Süsü


Anlatmalıyım. Yoksa yüküm hafiflemeyecek. İnsan kendine rağmen yapıyor ya bazı şeyleri... Bazen, tüm bunların bir rüya olmasını diliyorum. Bazense, bu rüyadan hiç uyanmamayı. Her ne olursa olsun, değişmeyen tek şey benim.

Öfkemi bu sabah doğan güneşe bıraktım ben, alsın göğe çıkarsın diye. Ama bir bulut geldi, güneşimi örttü. Öfkem kayıp şimdi. İçimde deli bir özleyiş... Kaybetmekten korkuyorum desem, benim olmayan bir şeyi nasıl kaybedeyim ki...

Bu sabah karmakarışık hislerle ayrıldım yanından. Dönüp sana bir tokat mı atsam, arkandan gelip olay mı çıkartsam, kendimi bi ortadan kaldırsam, bilemedim. Sonra eve dönmeye karar verdim. Gelmek zorunda olduğum bir iş vardı, sen her ne kadar önemsemesen de benim bir hayatım vardı.

Dönüşte Sıla'nın albümünü aldım benzinlikten. Dinleye söyleye, ağlaya döndüm eve. İki gün önce yıkadığın, hala sepette duran bardaklara baktım, ayakkabılığa koyduğun terliklerine baktım, yere dökülmüş 2 saç teline baktım, okkalı bir küfür salladım sana. Öyle ya, çok güçlüydüm ben. Çok kalburüstüydüm, sen kimdin ki... Hayatıma bakıp bakıp, boyalı sahte egomu okşayıp biraz daha şişirdim sabah sabah.

İşe geldim sonra. Gözümü kırpmadan güneşin doğmasını beklediğimden, sade kahveye boğdum kendimi. Sıla'nın şarkılarıyla göğe yükselttiğim öfkemin önüne bulutlar düştüğünden beri bu satırları yazıyorum. Yazmalıyım, yoksa içim perperişan. Yoksa herşey acı, eksik. Küçücük kaldım, bilemezsin. İçimden taşan o koca ego seli herşeyi yıktı, gitti. Şimdi içimde ıssız, çamurlu sokaklar var. Sel suları çekildi, sadece gözümdeki damlalar kaldı şimdi.

Bu satırları bir reçete kağıdına yazıyorum. Altında bir not var " Tekrar gelirken reçeteyi beraberinizde getiriniz". Acaba bu reçeteyi sana getirmeli miyim? Yoksa bir doktora götürüp, "buna bir çare bul" mu demeliyim?


P.S.:Özel izinle alıntıdır.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

BİR GARİP AÇMAZ

Sabah kahvaltısı yaparken, ve eğer evde yiyorsam, akşam yemeğinde açıktır televizyonum. Genellikle haber saatidir. İki gün önce, yine haberleri izliyorum.
TEM otoyolunda yaşanan bir trafik kazası haberi... Spiker haberi sunarken, ekranda simsiyah asfalt,üzerinde tuzla buz olmuş cam kırıkları. Beyaz bir spor ayakkabısı teki. Yol kenarında oturmuş, ellerini yüzüne kapatmış ağlayan bir adam. Gömleği kan olmuş, şakağında kurumuş kan var. "Biri hafif yaralı kurtuldu" diyor spiker, "diğeri hayatını kaybetti".
Bakıyorum ekrana...
Asıl hayatını kaybetmiş gibi duran, ellerini yüzüne kapatmış, ağlayan adam. Şakağındaki kurumuş kana aldanmamak lazım, kalbi hala kanıyor. "Hayatım, beni bırakıp gitme" diyor; ama ses yok... Kamera, üzeri örtülü kişiye yaklaşıyor. Kumral bukleler görüyorum, beyaz örtünün altından. Ölmüş olduğuna inanmak öyle güç ki... Sanki örtüyü kaldırıp, koşup ağlayan adama sarılacak. "Gitmedim hayatım, bak buradayım ben. Hem şakağın kanamış senin. Acıyor mu canın?" deyiverecek. Ama örtüyü kaldırmıyor bir türlü. Çoktan gitmiş... Kimbilir nereye giderlerken, hiç planlamadıkları bir anda, alt üst oldu herşey. İkisi de hayatını kaybetti. Tek fark, biri dünyada kaldı.
Sevdiğimi kaybetme korkusu, içimi kemirir her zaman. Birinin soğuk bedenine sarılıp ağlamak, bu dünyada en çok korktuğum şey. Bedenini tonlarca soğuk toprağın altında bırakıp, yavaş yavaş yok oluşunu düşünmek. Bir daha asla sana sarılmayacağını bilmek. Sesini özlemek... Garip bir şekilde, artık olmadığını bilmek...
Onun için, birine asla çok kızamam ben. Çünkü her çok kızdığımda, onu bir daha görememe ihtimalimi düşünürüm. Bir daha asla onu sevdiğimi söyleyememe ihtimalimi... Ya ben onu yeterince sevemeden ölürse? Bir kere daha öpemezsem onu? Ya ona sarılıp uyuduğum son geceyse?

16 Temmuz 2009 Perşembe

KENDİMLE KONUŞURKEN...

Polyanna değilim ben... Hatta canım bişeye sıkıldı mı, çok sıkılır. Birine kızdığımda mesela, ertelemem asla, içimde biriktirmem, en azından kendimle yüzleşirim. İnsanlar beni en fazla bir kez üzebilsin, ikinciye fırsatı olmasın diye. Koşullarımı hep iyi tutmaya çalışırım, mutsuz eden şeyi barındırmam bünyemde.Biraz kalır sadece, olgunlaşana, vadesi dolana dek...
Etrafımdaki insanları hayretler içinde izliyorum. İnsanlar inanılmaz mutsuz, inanılmaz şikayetçi. Olamaz mı? Elbette olabilir. Lakin benim takıldığım nokta bambaşka...
İnsan kendini rahatsız eden bir durumla neden yaşar? Neden her gün şikayet edip, her gün bir öncekine benzer bir güne uyanır? Bu kocaman bir çelişki değil mi?

Bir insanın mutlu olması, bencil olmamasıyla birinci dereceden alakalı bence. Bencil insan, vermeden almak istiyor, istediğini elde edemeyince şikayetleniyor, ama o kadar bencil ki, elini de taşın altına sokmuyor. Kendini beğenmiyor, işini beğenmiyor, şartlarını beğenmiyor, arkadaşlarını beğenmiyor. Suçu hep başkalarına atıyor. Yarattığı bu rezil dünyada her günü mutsuzluk ve şikayet içinde geçirip, zaman öldürüyor. Ay içim karardı...

13 Temmuz 2009 Pazartesi

BEYAZ BÜYÜ, HİPNOTİK KOKU,SAF PARFÜM

Evimin önünde kocaman bir yasemin ağacı var, çalısı mı desem acaba. İlk geldiğim zamanlarda yeni yeni tomurcuklanıyordu, ilk çiçeğini heyecanla kokladım. Bir gün işten dönerken gördüm ki, palmiyeler, zakkumlar ve güllerle birlikte budanıvermiş. Benim koparmaya kıyamadığım o mis beyaz çiçekleri budanan dallarda kalmış, o dallar öylece yolun kenarına atılmış. Tereddüt etmeden topladım budanan dallarda kalan yaseminleri... Eve çıktım, bir kaseye doldurdum. O gece, bir kadeh beyaz şarap eşliğinde mum yakıp, Enya dinleyip,kasedeki yaseminlerimi kokladım. Bu yaseminin üzerimde anlatılması güç bir etkisi var. Yasemin kokulu bütün sentetik ürünleri arıyor, buluyor, kullanıyorum. Canlı çiçeklerini sadece dallarda kokluyorum, kıyamıyorum. Yasemin kokmaktan büyük keyif alıyorum. Geçenlerde keyifle bitirdiğim kitabım Parfümün Dansı'nın ana teması pancar olsa da, yardımcı teması yasemindi, kitabı bile sırf bunun için sevmiş olabilirim!
Kokular neden bizi bu denli etkiler? İnsandaki çağrışım oyununun vazgeçilmez öğelerinden biri midir koku? Bu sorunun yanıtını bilmiyorum ama, bu dünyaya çiçek olarak gelsem yasemin olurdum, orası kesin.
Ben bunları yazarken, masamın üzerinde dumanı tüten bir fincan dolusu kahve, kokusu odayı dolduran bir avuç yasemin var. Budanan çalı yeni filizlerini verdi bile. Her sabah yere döküyor çiçeklerini, o kadar çok... Ve ben her sabah, yere dökülen yaseminleri toplayıp odama getiriyor, gün boyu kokluyorum... ve Tanrı'ya şükrediyorum, bize yasemin, ve daha birçok şeyi verdiği için...

7 Temmuz 2009 Salı

HEART ATTACK


Hiç bu kadar dolup taşıp, anlatamadığım olmamıştı...







1 Temmuz 2009 Çarşamba

ERCHLEIDA ft. EUREKA

Bütün insanlara adil olan bir tek şey var.

Bugün öğleden sonra otururken kafamda yanan ampulle aydınlanmış durumdayım... Daha doğrusu, birkaç gündür aklıma silik bir siluet gibi bir şey gelip gidiyordu,ama yakalayamıyordum bir türlü. bugünse, onu apaçık görmüş bulunmaktayım. Heyhat!

Efendim mevzuu bahsimiz bir kavram olmakla birlikte, kimseye ait değil.

Şimdi diyeceksiniz ki, birçok şey ortak. Evet haklısınız. Dünya hepimize ait, gökyüzü hepimize ait, gökkuşağı, doğa ana, yağmurlar, şehirler, yollar,insanlar,kediler... Ama bunlar birer madde. Benimkisiyse, bir kavram... Soyutlara bakalım bir de. Tanrı bile hepimize ait değil, inanmıyorsak eğer. O inananlarının tanrısı ancak ve ancak (ben de ürperdim, evet). Ama doğru. Kader diyeceksiniz, kader de şahsa ait. Fikirler, şahıslara ait.

Gördüğünüz gibi, birçok şey ortak malımız gibi görünmekle birlikte, hepimizin sahibi olduğu bu "şey"ler aslında kişiye özgü. Gelgelelim, öyle birşey var ki, hepimize adil. Herkese ait. Daha doğrusu, herkes ona ait.
ZAMAN

Ve biz fani insancıklar, zaman ait olduğumuz gerçeğini ömür boyu inkar eder dururuz. Zamanla ilgili yığınla edebiyat parçalarız. Zamanı iyi kullanamamaktan yakınırız, zamanın geçmesinden yakınırız. Sanki o bize aitmiş gibi, ondan memnuniyetsizliğimizi dile getirir,dururuz. Oysa, şu an pekçoğumuz yok oluversek bile, o sahibi olduğuımuzu iddia ettiğimiz melun(!) yoluna aynen devam eder. Biz, ömür boyu onu inkar ederiz. Yaşlanmayı geciktirmek isteriz, kremler süreriz, spor yaparız, kurslara filan gideriz, öğreniriz, faydalı insanlar oluruz... Aslında biz, sadece onu inkar etmeye çalışırız. Ömür boyu, kendimizi kendimize ispatlamaya çalışırız.Tabi bu arada, kendisi akıp gitmektedir. Bizi, ondan çok daha az seven ŞANS a bile aşığızdır. Halbuki o , içimizden pek azını sever, onları bile pek nadir ziyaret eder. Ama zaman öyle mi ya...Var mı bu hayatta zaman kadar merti, adil olanı? Soruyorum sizlere...


P.S:Başlık, ayrı bir muamma, onu da sonra anlatırım(bkz. Orhan Veli)...