
Hayatta herşeyin bir vadesi olduğuna inananlardanım ben. Vakti dolduğunda düşer yaprak, vakti gelince karlar erir. Bütün dünya bir araya gelip yağmur yağmasını dilesek, yine o bildiği anda yağar. Zamanının gelmesini bekler, tıpkı bir ermiş gibi. Kulağına tanrı fısıldamadan açmayan çiçektir o.
Biz ne yaparsak yapalım, ya da ne yapmazsak yapmayalım, herşey öylece durur, ve hayatın o görünmez saatinin gongunu bekler.
Çocukken, zaman dediklerinde, gözümün önüne gelen bir görüntü vardı. Resmedebilsem keşke. Arasında sonsuz derinlikte bir uçurum olan iki dev kaya (bir kanyonun tepesinde olduğunuzu düşünün), ve bu ikisinin üzerinden geçen, uçlarının nereye bağlı olduğunu göremediğiniz, inanılmaz kalınlıkta iki urgan, ve iki dev kaya arasındaki o sonsuz boşluğun üzerinde bu iki urganın yarattığı düğüm.
Zaman, hala bu benim için.
Nereden gelip nereye gittiği belli olmayan, kimin hükmettiğini bilemediğim, ama mutlak bir sahibi olduğuna inandığım.
Kendi zamanıma hükmedebilseydim keşke... Ama sanırım bu aynı zamanda, bütün dünyanın zamanına hükmetme isteği olur ancak. Ne de olsa, domino taşları gibi bağlıyız birbirimize.
O vaktin dolduğu fısıldandı mı kulağımıza, içimizdeki o görevi yerine getirme aşkıyla, herşeyi öylece bırakıp, bize gösterilen yeni yolda yürüyoruz.
Yeni yollar her zaman sürprizlerle doludur ey yolcu!
Hepimiz birer Aragornuz aslında.
Birer asa elimizde, sırtımızda bir heybe. O asa, koruyucumuz bizim. Yol bulmamıza yardım eder, düşmanlarla savaşmaya yarar. Onun çağdaşı MANTIK...
O heybede ise, yol boyu ihtiyacımız olanları taşır dururuz. Onun çağdaşı TECRÜBE...
Hayat bu kadar basittir aslında işte...
Birer asamız ve birer heybemizden başka, kayde değer hiçbir şeyimiz yok bizim. Dünya denen bu labirentte, sayısız yollar kesişir birbiriyle. . Kimi zaman, yol arkadaşlarımız olur, bir süre birlikte yürürüz. Sapağa geldi mi, bir el sallayıp döner kendi yoluna.
Hayat bu kadar basittir aslında işte.